Birinci Dünya Savaşı yıllarında Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtıp isyan ettiren ünlü İngiliz ajanı yarbay Thomas Edward Lawrance bugün yaşıyor olsaydı ve Büyük Britanya istihbaratı tarafından Türklerle Kürtlerin ayrıştırılması ile görevlendirilseydi emin olun nihai hedefi Kürt Açılımı adıyla bir adımın birilerine attırılması olurdu! Öyle çünkü açılım demek, her hal ve şartta ayrışma, kan ve hatta çatışma demektir. Buradan hareketle Lawrance rahat uyusun, onun görevini bugün birileri aynen icra ediyor! Kimileri kafir Lawrance’i bizimkilerle nasıl kıyaslarsın diyebilir! Ayinesi işse kişinin, emin olun aralarında zerre fark yoktur! Biri görevle, diğerleri gaflet ve dalaletle aynı şeyi yapıyorlar! Bir başka husus, ajan Lawrance’in Osmanlı’yı bölme operasyonunda en büyük destekçisi Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları değil miydi? Dolayısı ile şekli ve sathi Müslümanlıklar eşittir vatanperverlik değildir ve olamaz! Evet açılım kan ve çatışma dedik, niçin mi? Bu işin geriye dönüşü yok da ondan! Göreceksiniz bundan böyle artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Açılım sürdürülürse, sınırlarının ne olacağı, yani bu işin nereye varacağı, bırakın ortalama AKP’liler tarafından, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül tarafından da bilinmiyor! İşte bu bilinmezlik tablosunda PKK’ya ne verirseniz verin artık tatmin edemezsiniz! AKP iktidarı PKK’ya 25 yıldır silahla elde edemediği bir psikolojik üstünlüğü ve morali altın tepsi içinde sunmuştur. Dolayısı ile PKK ve Öcalan’ın bu fırsatı kaçırması mümkün değildir. PKK, Öcalan’ın muhataplığına, affına ve siyaset yapma hakkına erişinceye kadar vuruşacaktır. Öyle çünkü Abdullah Öcalan bir zamanlar yanında hazır olda bekleyen Barzani ve Talabani’nin Cumhurbaşkanı ve Başbakan olduğu bir süreçte, hapiste ölmek istemiyor ve AKP sayesinde elde ettiği son şansını, yani oluşan zemini sonuna kadar kullanmak istiyor. Peki bu neyi mi getirir? Öcalan’ın muhataplığı ya da af talebi artık kabul edilemeyeceğine göre, eşikte çatışma ya da iç savaş görüntüleri var demektir! Diyeceksiniz ki hükümet aniden frene bassa? Onu yapamaz, zira bu proje ABD’nin dayatması. Velev ki böyle bir şey olsa bile yine ters teper çünkü artık olan olmuş yani macun tüpden çıkmıştır.
PARA BİTTİ... AKP’nin sağlık balonu patladı! AKP’yi 2007 seçimlerinde zirveye çıkaran iki olgudan biri Askerin muhtırası ise diğeri de sağlıkta yapılan sözde reformlardı. Doğruya doğru, AKP müthiş bir makyajla sağlık alanında Türkiye’ye adeta çağ atlattığını topluma kabul ettirdi. Üstelik bunu rutin olarak yapılan inşaatların dışında yeni hastanelerin yapılmamasına ve bünyeye yeni hekim kadrolarının katılmamasına rağmen yaptı... Peki nasıl mı oldu bu?... Seçim kandırmacası ile... AKP seçim öncesi oy uğruna reform adıyla bütün özel hastaneleri insanlara açtı ve faturayı üstlendi. Halk bu yapay formülü reform zannederek AKP’ye oy yağdırdı. Derken yalancının mumu misali deniz, yani para bitti ve AKP beyaz bayrağı çekerek özel hastanelerde muayene olmak için yüzde 70’lik katkı şartını getirdi. Evet yanlış okumadınız, seçim zamanında bedava olan özel hastane harcamalarının şimdi yüzde 70’ini hasta karşılayacak.. Bu şekilde AKP’nin sağlık balonu da patlamış oldu...
DESTEKLİ... Merrill Lynch’in anketi! Dünyanın en büyük yatırım bankası Merrill Lynch’in yaptırdığı kamuoyu araştırması ilginç sonuçlar verdi. Dün TÜSİAD’ın üst düzeyinden aldığım sonuçlar bir hafta öncesine ait, yani son saldırı ve terör olayları ankete girmedi. İşte sonuçlar: AKP: Yüzde 31.7, CHP: Yüzde 23.7, MHP yüzde 20.1, DTP: Yüzde 6.4, Mustafa Sarıgül: Yüzde 4.1, Saadet Partisi: Yüzde 3.7, DP: Yüzde 1.7... Sonuçlar gösteriyor ki Parlamentoya yine üç parti girebiliyor. İlginç ayrıntı, Mustafa Sarıgül’ün artık anketlerde görülebilmesidir. Sarıgül yüzde 4’e erişerek yarışta ben de varım diyor... Mukayeseli anket sonuçlarında Sarıgül oylarının yüzde 70’ini CHP’den alıyor. Yani Sarıgül olmasa CHP, AKP ile nefes nefese bir yarış yapacak.. Bırakın diğer ayrıntıları sadece bu araştırma bile Mustafa Sarıgül’ün Tayyip Erdoğan ve ABD tarafından niçin desteklendiğini gözler önüne seriyor.. Öyle çünkü CHP yüzde 27’yi geçtiği an yüzde 20’lik MHP ile koalisyon sayısına erişiyor. Sarıgül sanki bunu engellemek için görevli.
BAYRAMLIK... DTP kararı öncesi ilginç tatil fotoğrafı Haşim Kılıç’ın, “DTP kararı Cuma’yı bulur” beyanı Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında DTP’nin kapatılması için görüş birliği bulunmadığını gösteriyor. Öyle çünkü bu dava hukuki değil, siyasi bir davadır ve genel kanaat önemlidir. Belli ki üyelerin bir kısmı kapatılmayı isterken, bir kısmı da istemiyor. Tam bu noktada bir parantez açalım ve iki hafta öncesine dönelim. Yer: Hatay... Tayyip Erdoğan ve ailesinin çok sevdiği ünlü Ottoman Oteli, geçtiğimiz kurban bayramında iki önemli grubu ağırladı. Dinlediğime göre iki grubu davet eden de Hatay mebusu olan Adalet Bakanı Sadullah Ergin.. Peki bu iki grupta kimler mi var? Birincisinde Cemil Çiçek ve Abdülkadir Aksu gibi ağır topların bulunduğu AKP heyeti, ikinci grupta ise Haşim Kılıç ve 4 Anayasa Mahkemesi üyesi... Düşünün kapatılma davasının arefesinde böyle bir görüntü kafa karıştırmıyor mu?
Önce Tokat Reşadiye’de vatan hainlerinin şehit ettiği 7 Mehmetçiğimize Allah’tan rahmet, yaralı 3 gazimize acil şifalar diliyoruz. Ailelerinin ve bütün Türk Milleti’nin başı sağ olsun. Şehitlerimize camilerde bile sahip çıkılmasından rahatsız olan “açılımcılara” Allah insaf, merhamet ve feraset versin diyoruz. Şu acılı günde başka ne diyebiliriz?
* * *
DTP kapatılsın mı, kapatılmasın mı? Bu nasıl soru demeyin. Toplum olarak bunu tartışıyoruz. Gerekçeler farklı olsa da, kimi kapatılsın, kimi kapatılmasın görüşünde. Mesela Başbakan Erdoğan, parti kapatılmasına karşıyım diyor. Terör örgütü 7 can almış, siyasi temsilcisi kapansın mı diye tartışılıyor. Hem de mahkemeye intikal etmiş olduğu halde. Konuya ilkeli olarak bakarsak, önce Anayasa Mahkemesi’ne baskı niteliğinde her türlü telkinden uzak durmak gerekir. Sonra karar verilinceye kadar, tartışılacak olan sadece bu kararın doğuracağı sonuçlar olabilir. Bu arada sık sık tekrarlanan, demokrasilerde parti kapatılamaz yalanına temas edelim. Demokrasilerde pek ala parti kapatılabilir. Bunun en son örneğini, İspanya’da gördük. Bu tespitlerden sonra, meselenin özeline, ülkemizdeki duruma dönelim. Yoğun olarak DTP kapatılmamalı diyenler var. Bunu da hukuki değil, siyasi gerekçelere dayandırıyorlar. Bu görüşü savunanların başında; iktidar partisinin bazı yöneticileri, PKK ve yandaşları, emperyalist odaklar, ikinci cumhuriyetçiler ve siyasal İslamcılar görünüyor. Kapatılmamalı diyenlerin siyasi gerekçeleri özetle şöyle; 1-Demokrasilerde parti kapatılamaz, 2-Bölge halkı yasal temsilcisini kaybeder, 3-Devlet diyalog kuracak muhatap bulamaz. 4-Bölücü terör örgütü, mağduriyet edebiyatı yapar, tehdit daha da büyür. 5-Kapatma çare değil. Bu siyasi gerekçelerin tümü, Anayasa Mahkemesi’ni ilgilendirir mi? Hayır. Çünkü mahkemeler, yasa ve hukuka göre karar verirler. Hukukun ve yasaların kriterleri objektiftir, kişiye, gruplara ve kurumlara göre değişmez. Bu sebeple yargı ihtilafların son çözüm merciidir ve gelişmiş bütün hukuk devletlerinde, yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü esastır. Siyasete gelince. Bilindiği gibi, siyasetin kriterleri sübjektiftir. Anlayışa, sahip olunan görüşe, ideolojiye, çıkara, tarafa ve bilgiye göre değişir. Mesela; bölücü terör örgütünden iseniz veya terörü sömürgeciliğin aracı yapmışsanız, terörden çıkarınız varsa bölücülüğü ve terörü hak olarak görürsünüz. Yine terör karşısında, çaresizliğe, yılgınlığa ve acze düşmüşseniz, tavizi ve teslimiyeti akılcı yol sanırsınız. DTP kapatılmasın dersiniz. Kısaca, güçlü ve büyük bir devletiniz olduğu halde hukuk ve adalet, siyasetin emrine girerse, savunmasız kalırsınız. Ülke keyfilik, istismar ve kargaşa bataklığına sürüklenir. Kısaca terör örgütünün istediği olur. Şimdi de, yukarıdaki siyasi gerekçeleri tek tek ele alalım. Söyledik, demokrasilerde partiler pek ala kapatılır. 2. ve 3. maddelerdeki bakış, bölücü bir saptırmadır. Devlet terör örgütü ve temsilcileriyle pazarlık ve diyalog yapamaz. Demokratik rejimlerde partiler, şu veya bu bölgeyi değil, ülkenin bütününü temsil ederler. Çağdaş dünyada; ırk, dil, din, felsefi görüş ve bölge gibi parçaların partisi olmaz. Bu gerçek görülmezse, olaya teröristler gibi, ırkçı ve bölücü açıdan bakmak durumunda kalırsınız. Öte yandan DTP de, aynen PKK gibi bölge halkının temsilcisi olamaz. Zaten bütün bu çarpık zihniyetler yüzünden, 2002’de dibe vuran terör bugünkü duruma getirildi. Egemenliğimize ve milletimizin bütünlüğüne saldıran, vahşi terör örgütüyle müzakere değil, mücadele yapılır. Mağduriyet edebiyatı ise tehlikeli bir tuzaktır. Bu mantığın sonu teröristbaşına kadar gider. Apo’nun dosyası Başbakanlıkta bırakılırken de, terörün artacağı bahanesine sığınılmıştı. Sonunda nereye geldik ortada. Kapatma teröre çare olsun diye değil, adaletin, suç ve cezanın gereği olarak yapılır. Sonuçta da, terörün çok önemli bir karargahı çökertilmiş olur. Hukuk kapanması gerekir der de; Aman mağduriyet edebiyatı yaparlar, bölgeyi kim temsil edecek gibi aldatmaca ve korkularla risk alınmazsa; emperyalistler ve terör örgütü, Türkiye’yi, en yüce mahkemesini de yendik diyecektir. Dünya da bunu böyle görecektir. Bugün gücünüz DTP’yi kapatmaya yetmezse, yarın Türkiye’yi mi kapatacaksınız?
Çalınan belgelerde şunu görüyoruz: (1) İki taraf arasında güvensizlik ve düşmanlık var. (2) Nüfus bakımından birinin diğerinden fazla olması nedeniyle Federasyon daha da zor bir formül. (3) Federasyon yetki paylaşımı gerektirir. (4) Çoğunluk (1960’da olduğu gibi) bunu kendisine haksızlık olarak algılar. (5) Azınlık ise çoğunluk tarafından bertaraf edilme olasılığı endişesi içinde yaşıyor. “Bu şartlarda federasyon olsa da ömrü az olur” sözlerini de biz ekleyelim. Nereden mi biliyoruz? 1960’ı ve sonrasını yaşamış olanlarız. 16 günlük bebekleri bile acımasızca toplu mezarlara gömmüş olanların Rum tarafında kahraman olarak dolaştıklarını görenlerdeniz. Okullarında dün ne okutuyorlarsaydı bugün buna “en iyi Türk ölü Türktür” vecizesini de eklediklerini görüyoruz. Dün Ortaklık Devletini Helen Devleti yapmak için silâha sarılmışlardı. Bugün Kıbrıs’ın bir Kıbrıs Helenlerinin devleti olduğuna inanarak hareket ediyorlar. Ve BM yetkilileri bu gerçekleri bildikleri halde “iki toplumlu, iki kesimli federasyon öngören görüşmelerin kalıcı bir uzlaşma ile sonuçlanması beklenemez; Rumların %60’ı, Türklerin %77’si, iki ayrı devlet diyor, bu şartlarda kalıcı bir uzlaşma da ancak böyle olur” diyemiyorlar. Görüşmelere devam ve en erken bir zamanda uzlaşma istiyorlar. Niye istemesinler? Sn. Talat, bütün bu gerçeklere rağmen köyleri dolaşıp “doğru politikayı sürdürdüğümüz takdirde hedefe varacağız” diyor. “Süreç bizim yüzümüzden çökmemeli. Bu çok önemli” diye de ekliyor. Hedef “tek halk, tek egemenlik, tek devlet” yani KKTC’nin ortadan kalkması, daha kötü şartlarda 1960’a dönüş, Garantilerin sulandırılması veya feshi de cabası! AB normlarının kâğıt üzerinde bize verilmiş görünen hakların çoğunu ortadan kaldıracağı bilinen bir gerçek. Masada “uzlaşma mecburiyetindeyiz” diyerek oturulduğu sürece veren taraf olmaya mahkûm olduğumuzu göremiyoruz. BM, gerçekleri görse de, bilse de ne yapsın?
Güney’deki Rum (veya kendi deyimleri ile Kıbrıslı Helen) Cumhuriyetinin resmi intelijans ajanları BM Temsilciliğinin tüm belgelerini çalmayı becermekle kalmadılar, devam etmekte olan Talat-Hristofyas görüşmelerini çamura batırmak için çaldıkları belgelerin seçilmiş kısımlarını basına da dağıttılar. Allah razı olsun desek, yakışır doğrusu çünkü bu başarılı eylemle sadece önemli konularda BM yetkililerinin ne düşündüklerini öğrenmekle kalmadık aynı zamanda Hristofyas’ın iki toplumlu, iki kesimli federasyonu görüşür gibi yaparak kazandığı zamanı gaspçı Rum idaresini “AB üyesi Kıbrıs” olarak nasıl kökleştirmeye çalıştığını, onun da diğer liderler gibi görüşmelere taktik icabı katıldığını, taktiğinin de Türkiye’yi ve Türkiye’nin kuklası olarak gördükleri Sn. Talat’ı uzlaşmaz taraf olarak suçlamanın ötesinde bir niyeti olmadığını yeniden kanıtlamış olduk. Aynı zamanda BM’nin bu görüşmelerin Sn. Talat’ın etrafa yaymağa çalıştığı gibi hiç de olumlu geçmediği kanaatinde olduğunu gördük. Halka gerçeklerin söylenmesi gerektiğinin bir kez daha altını çizmek zorundayız. Türk tarafı, Hristofyas’ın başarı ile yürüttüğü “ben Kıbrıs Cumhuriyetinin meşru hükümetiyim; ülkem işgal altındadır; işgal nedeniyle insanlarım göçmen olmuştur; Türk azınlık Türkiye’nin emrinde Kıbrıs’ı bölmek istiyor; benim muhatabım uzlaşmaz, suçlu, işgalci Türkiye’dir; Onun kuklası Talat ile ben geçmişte anlaşmıştım: Kıbrıs’tan asker çıkacak, yerleşikler gidecek, Kıbrıslı Helen göçmenler topraklarına kavuşacak, Garanti anlaşması ortadan kalkacaktı ancak işgalci Türkiye, kuklası Talat’ı serbest bırakmıyor ve Türkiye AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyetini tanımıyor, limanlarını açmıyor, bize eşit muamele yapmıyor” oyunundan vazgeçerek eski ortağı ile, eskisinden de karışık, iç içe bir ortaklık yaparak, dünyaya “meşru” olarak yutturduğu konumundan vazgeçmesini bekliyoruz. ABD-İngiltere-AB ülkelerinin ve Rusya ile diğerlerinin desteklediği bu yalandan Hristofyas’ın vazgeçmesi için herhangi bir neden olmadığını görmek istemiyoruz. Hristofyas’ı “anlaşmazsan, KKTC tanınma yoluna çıkar” sözleri ile veya B ve C planlarımız da var diye korkutmaya çalışıyoruz. Bu mesajın “anlaşırsan KKTC ortadan kalkacak” mesajı olduğunu görmek de istemiyoruz. Halkın, Sn. Talat’a “KKTC’yi ortadan kaldırabilirsin” yetkisini vermediğini sanki kimse bilmiyormuş gibi davranılıyor. Makarios da kalben benimsemediği bir ortaklık devletine imza atmıştı. Unutuyoruz. Üç yılda başımıza yıktığı binanın altından ancak Türk askeri sayesinde kurtulduk. Hatırlamıyoruz. Rum tarafında sanki siyaset değişikliği varmış, kilise, okullar, basın ve Yunanistan 1960’daki görüş ve düşüncelerinden vazgeçmişler gibi davranıyor, kendi kendimizi aldatıyoruz. Kaç yıldır bu yalana rağmen “görüşmeleri destekleyen ve meselenin görüşme yolu ile halli için uğraşan” BM yetkilileri gerçekten Rumların oynadıkları oyunu göremeyecek kadar saf mıdırlar sorusu bizleri daima meşgul etmiştir. BM’nin Kıbrıs’ta temsilciliğini yapmış olan ve “görüşmeler sonuçlansın” diye geceyi gündüze katan Hugo Gobi, ancak emekli olduktan sonra “iki milletten tek millet yaratmak teşebbüsü geçersizdir; kalıcı çare iki ayrı devlettir” diyebilmişti. Ancak kendisini dinleyen olmadı. Kıbrıs’ı birleştirmek, iki halkı yeniden tek halkmış gibi iç içe getirmek BM için de “barışın şaşmaz formülü” oldu. Sonuç? Yılların kaybı ve dün daha kolay halledilebilecek “toprak, mal mülk” konularının daha da halledilmez hale gelmesi! Devam edecek
Belki de siz bu satırları okuduğunuz sıralarda DTP denen parti hakkında Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını vermiş olacak. Parti kapatma davalarında farklı sonuçlar çıkıyor, biliyorsunuz. Anayasa Mahkemesi, iktidardaki AKP hakkındaki davada onu suçlu bulmuş, “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğuna hükmetmiş; ama kapatma cezası yerine para cezası vermişti. AKP’nin Hazine yardımı kesildi. Şimdi DTP’nin durumuna bakalım. PKK’nın partisi DTP henüz Hazine’den yardım almıyor. AYM, ya bu partiyi kapatacak, ya cezalandırılması istenen (aralarında milletvekillerinin de bulunduğu) kişilere siyaset yasağı getirecek, ya da hiç ceza vermeyecek!..
İşbirlikçi-sömürgeci kirli odaklar Hangi sonuç çıkarsa çıksın, huylu huyundan vazgeçmeyecek, diye düşünüyorum. Türkiye’de işbirlikçi-sömürgeci kirli odaklar, sıkıştıkları zaman milletin başına binbir çorap örüyor. Sıkıştıkları ya da yakalandıkları zaman, gündemi değiştirerek, halkın kafasını karıştırmak için provokasyonlara girişiyorlar. Bakınız, daha kapatma davasının Salı günü esastan görüşüleceğinin açıklanmasından itibaren ülkeyi kan ve ateş içine çekmeye başladılar. Sözde gerekçeleri, terörist Öcalan’ın cezaevindeki odasının 12 metrekareden az olması!.. Bunların katlettiği şehitlerimiz 2 metrekarede yatıyor!.. Daha önceki gün Tokat’ın kırsalında 7 askerimizi pusuya düşürerek katlettiler. Şimdi bu katiller, “demokrasiden” bahsediyor. Şunu ne çabuk unuttuk. Öcalan’ın cezası önce idamdı. Sonra “Ağırlaştırılmış” müebbet hapse çevrildi. Şimdi “odası dar” demenin ne anlamı var? Aslında var. Onlar cezanın tümüyle kaldırılmasını, affedilmesini istiyor. AKP de bunu bir iki kez denedi ama başaramadı. Tüm bu gerçekler ortada iken, samimi inançlı yurttaşlarımızın hâlâ AKP’ye oy vermelerini anlayamıyorum. DTP’nin aldığı oyları ise çok rahat anlıyorum. AKP iktidarının sağlayamadığı “seçim güvenliği” yüzünden, kaleşnikofların tehdidiyle Kürt yurttaşlarımızın oylarını gasp ediyorlar..
Evlerinde esir olanlar.. AKP İktidarının, dağdan gelen 34 teröristin davul zurnayla ve ülkemizi tehdit ederek karşılanmasına izin vermesinden cesaret alanlar şimdi olaylar çıkarıyorlar. Çocukları öne sürerek yakıp yıkıyorlar. Bu arada, basınımızın çok yer vermediği bir olay da, Şemdinli’de bir okulumuzun bahçesindeki Türk bayrağını ateşe vermeleri. Orada yaşayan, milletini seven insanları düşünebiliyor musunuz? Ankara ve İstanbul’dan olayları seyretmek ve üzülmek başka; orada yaşamak başka. O insanlarımızın ruh hallerini gözünüzün önüne getirin. Çocuğunu nasıl okula gönderebilir, kendisi nasıl dışarı çıkabilir. Öcalan, İmralı’da güvenlik içinde yaşarken, o insanlarımız ve çocukları acaba kaç metrekarelik evlerinde esir hayatı yaşıyor? Bunlar AKP’nin ne kadar umurunda?..
İstiklâle karşı çıkanlar.. Bu olaylar yaşanırken DTP’li bir milletvekili, “Biz Türkiye’nin İstiklal Marşı’nı okumak istemiyoruz” diyor!.. Ama sıkışınca, kıvır da kıvır!.. Bu insanlar yalnızca DTP’de mi? Hayır. Kürt bölücülüğü yapan bu tür insanlara kucak açan başka partiler de var. Hatta, yeni kurulan partilerde kendilerine bu anlamda yer bulamayanlar, ıvır zıvır açıklamalarıyla sözde Atatürkçü partilere sığınabiliyorlar!.. Bu gelişmeler daha önce de çok yaşandı. Her defasında uyardık ve anlattık. Bu aralar, “Ya Sev Ya Sevr” adlı kitabımıza bakmanın tam zamanı. PKK terörü hangi koşullarda nasıl ve kimler tarafından yeşertilmiş, bir kez daha okuyun...
* * *
Yasalarımıza göre siyasal partiler bölücülük yapamaz. Onun ötesinde hemen hepsi Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine bağlı ve savunur olmak zorunda. Bugün Türkiye’de bu gerçeklerden çok uzağız. Ben de parti kapatmaya hayır diyorum, ama eğer onlar parti ise!..
Alçaklığın bir başka tezahürü de, şehit cenazeleri daha toprağa verilmeden, sureti hak tavır-yutturmaca ile Baykal ve Bahçeli’ye saldırmaktır... Baykal ve Bahçeli neyin temsilcisi?.. Milli duruşun... Ne yaptırıyorlar?.. Yandaşlara açıklama yaptırıp “Baykal ve Bahçeli’nin çocukları bu savaşta yok, açılıma o yüzden karşılar!.. Açılımı engellemesinler..” dedirtiyorlar.. O kadar ileri gidiliyor ki, bu açıklamalara şehit akrabaları da ortak ettiriliyor... Ne yani?.. Baykal ve Bahçeli ses çıkarmasın da, açılım denilen ucube, PKK çetesinin istekleri doğrultusunda mı gerçekleşsin!!. Baykal ve Bahçeli’nin oğlu yokmuş.. Bu açıklamaları yutturmaya çalışanlar da çok iyi biliyorlar ki hem Baykal, hem Bahçeli çocukları olsa gözlerini kırpmadan asker ocağına gönderirler.. Hem de öyle bugünkü güç sahiplerinin yaptıkları gibi veletlerini kısa dönem dandikliği ile bu işten sıyırtmazlar... Açıklamayı yapanların hangi siyasilerle iç içe oldukları, şehit tabutları başında bile bu ilişkileri kanırtarak rant kovaladıkları ortada!.. Üst üste acıların haberleri geliyor.. Eşkıyanın serseri timlerinin elde molotof saldırılarını seyreden milletin öfkesi, gelen bu acılarla katmerleşiyor.. Bu ishalin tedavisi belli iken, kangreni tam göbeğinden işaret edenlere saldırmak oyundakilerin bir üslubudur... Günahkarları da gizlemenin gayreti.. Demeç sahiplerinin, malum matbuat tarafından alkışlanan sözlerinde neden en azından şu DTP denilen malum ekip yok... Bu ölümlerin arkasındaki tetikçilerin bir parçası olduğunu artık açık açık beyan eden DTP’yi suçlayan, neden tek satır ya da söz yok!!? Çünkü bu durum aynı kaba edenlerin ortaya çıkardığı bir tezahürdür!.. PKK çetesinin TBMM içerisine sürdüğü bir uyanıklığa alkış tutanları biliyoruz.. İşte onlar şimdi ortaya çıkan tablo ve ölümler için rahat rahat kına yakabilirler... Genel seçimlerden hemen sonra, meşhur patroniçe Güler Sabancı’nın, yüzünü yıkar yıkamaz sevinç içerisinde verdiği demeçte, “DTP’nin TBMM’ye girmesini” alkışladığını biliyoruz... Buyrun işte sonuçlarını görün... Eşkıya çetesinin cezaevindeki militanları çıkarılıp mebus yapıldı..! Kime hizmet edecekleri de ortadaydı.. Krema sermayenin ve onların kontrolündeki matbuatın açtığı yolda ilerlerken, Mehmetçiklerin kanını döke döke kendilerine yol aradılar.. Memleketin hakim sınıflarının alkışladıkları muteberler olarak!.. Gelinen noktada görünen o ki; Türk Milletinin elinden vatan toprakları koparılıp alınmak istenmektedir... İçeriye yerleşmiş, işbirlikçi olmuş, elinde geniş maddi imkanlar olan bir mutabakat çerçevesinde... Türk Silahlı Kuvvetleri saldırının odağına oturtularak... Bir taraftan silahlı eşkıya, er, erbaş ve alt rütbeli askerleri kurşunlarla yok etme peşine düşmüştür.. Müttefikleri değişik silahlı (para-kalem-STK vs silahı sahibi) müttefikleri de Genelkurmay’ı teslimiyete zorlamaktadır!.. Bu geniş bir ablukadır ve ablukaya düşenlerin suskunluğu manidardır!.. Bu nedenle de saldırganın azgınlığı sınır tanımamaktadır.. Otobüste molotof kokteyli ile yakılan Serap’ın cenazesine şifreli çelenk gönderen işbirlikçiler, “Sizin askeriniz de çocuk öldürmüştü” alçakça ithamı ile canavarlıklarını süslemekte ve Türk Silahlı Kuvvetlerine rahatça sövmektedirler!.. Askere artık “susma, sıra sana gelecek” demek için de geç kalınmış gibidir... Kına yakmışların bu kadar çok bir şekilde, ortalıkta şen şakrak dolaştıklarını gördükçe!..
Mardin'in Midyat ilçesindeki Beyazsu Jandarma Karakolu'na teröristler tarafından taciz ateşi açıldı. Güvenlik güçlerinin ateşle karşılık verdiği çatışmada ölen ya da yaralanan olmadı. Bölgeye çok sayıda güvenlik görevlisinin kaydırıldığı, karanlıktan faydalanarak kaçan teröristlerin yakalanması için operasyon başlatıldığı öğrenildi.
GERÇEKER "HUKUKA AYKIRI DİNLEMELER DELİL OLARAK KULLANILAMAZ"
Çarşamba, 09 Aralık 2009
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, yargıya yönelik sistematik bir saldırı olduğunu kaydetti. Yasadışı dinlemelerle ilgili çarpıcı açıklamalar yapan Gerçeker, hukuka aykırı olan yasal dinlemeler olduğunu kaydetti. Hakimlerin dinleme kararı verirken gereken özeni göstermediklerini belirten Gerçeker, hukuka aykırı dinlemelerin yargılama aşamasında dikkate alınamayacağını ifade etti.
Ankara Barosunun düzenlediği Yolsuzluk sempozyumunda konuşan Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, yargıya sistematik bir saldırı yapıldığını ancak yılmadan mücadelelerini sürdüreceklerini kaydetti.
Yolsuzluklar sempozyumuna CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun yanı sıra, akademisyenler de konuşmacı olarak katıldı.
Sempozyum öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlayan Gerçeker, Yargıtay santralinin dinlenmesiyle ilgili incelemenin sürdüğünü belirtti.
Bağdat kana bulandı:İntihar saldırılarında 112 ölü, 180 yaralı... AMERİKAN işgali altındaki Irak dün yine dehşeti yaşadı. Bomba yüklü 4 aracın kullanıldığı, eşzamanlı düzenlenen 3 ayrı saldırının faturası ağır oldu.
Bağdat kana boyandı! Amerikan işgali altında bulunan Irak yine patlayan bombalarla sarsıldı. Bağdat’ta eş zamanlı düzenlenen intihar saldırılarında 112 kişi can verdi. 2003 yılından bu yana yaklaşık 2 milyon Iraklı hayatını kaybetti Sabah saatlerinde kentin 3 farklı bölgesindeki saldırılarda bomba yüklü 4 araç kullanıldı. Patlamaların olduğu bölgelerde büyük hasar oluştu. Demokrasi ve özgürlük adına işgal edilen Irak felaketten felakete sürükleniyor. Kan, gözyaşı ve ölümün son bulmadığı ülke, dün yine patlayan bombalarla kan gölüne döndü. Başkent Bağdat’ta eş zamanlı düzenlenen intihar saldırılarında 112 kişi can verdi, 180 kişi yaralandı. Sabah saatlerinde kentin 3 farklı bölgesindeki saldırılarda bomba yüklü 4 araç kullanıldı. Saldırılardan biri çalışma bakanlığı yakınlarındaki bir pazar yerinde düzenlendi. Diğer iki patlama ise başkentin merkezindeki Allavi bölgesinde meydana geldi.
Kesin sayı yok Sağlık Bakanlığı yetkilileri, ölü sayısının artabileceğinden endişe ettiklerini ve yaralı sayısı hakkında kesin sayı veremeyeceklerini, yüzlerce cesedin hastanelere getirildiğini açıkladı. Güvenlik kaynakları, saldırılarda, C4 patlayıcı türünün kullanıldığını belirtti. Saldırıların meydana geldiği bölgelere giden tüm yolların yanı sıra Dicle nehri üzerindeki El Ahrar, Sinek ve Cumhuriye köprüleri trafiğe kapatıldı. Bağdat’ta bu ölçekteki en son saldırılar 25 Ekim’de düzenlenmişti. Bomba yüklü iki kamyonla adalet bakanlığı ve Bağdat valiliğine düzenlenen saldırılarda 155 kişi ölmüştü.
Vatanlarını terk ettiler Yine Bağdat’ta önceki gün Şiilerin yaşadığı Sadr mahallesinde bir ilköğretim okulunu hedef alan bombalı saldırıda 7’si öğrenci 8 kişi hayatını kaybetmişti. Amerikan işgalinin başladığı 2003’ten bu yana yaklaşık 2 milyon Iraklı can verdi. Ülkede 5 milyonu aşkın yetim çocuk ve yaklaşık 2 milyon kadın dul kaldı. İşgal nedeniyle yaklaşık 3 milyon Iraklı vatanlarını terk etmek zorunda kaldı.
Genel seçimler 6 Mart’ta yapılacak Irak Devlet Başkanlığı Konseyi, büyük tartışmalara neden olan genel seçim tarihini açıkladı. Devlet Başkanı Özel Kalem Müdürü Nasır El Ani, genel seçimlerin beklenen gibi 27 Şubat’ta değil, 6 Mart’ta yapılacağını söyledi. Daha önce 16 Ocak’ta yapılması planlanan genel seçimler, seçim yasasının, Devlet Başkanlığı Konseyi üyesi Tarık El Haşimi’nin yasanın ilk halini veto etmesinin ardından ertelenmişti. Seçim yasasının yeni hali ise üç gün önce parlamentoda kabul edilmişti. Meclis Başkan Yardımcısı, yeni seçim tarihinin 27 Şubatta olması gerektiğini belirtmişti.
AK Partili Bülent Arınç da Tokat'taki hain saldırı için "Taşeron kullanılmış olabilir" dedi.
09 Aralık 2009 / 17:41
Habertürk'e konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 7 şehitle ilgili çarpıcı yorumlarda bulundu. Arınç şunları söyledi;
''Şimdi dün Sayın Başbakan ABD'de Obama ile görüştü. Bush döneminde başlayan mutabakat süreci Obama ile daha da güçlendi. Artık terörle mücadelede ABD daha çok destek verecek. Buna karşı bir mesaj olabilir. 'Sen öyle diyorsun ama aslında böyle' mesajı verilmiş olabilir. DTP'nin kapatma davası, hükümetin yürüttüğü süreç, Öcalan'ın hücresi bahane edilerek yaratılan olaylar. Bir de eylemin yapıldığı yer de ilginç. Milliyetçi duyguların yoğun olduğu, en fazla şehit vermiş illerimizden biri. Bunlar bir araya geldiği zaman milliyetçi duyguları daha çok körükleyecek bir eylemi çok da akıllıca planlamış olabileceklerini gösteriyor.
Taşeron örgüt de kullanılmış olabilir. Türkiye'de yargı kararları ile henüz kesinleşmemiş bazı olaylardaki pek çok görüşme, pek çok iddia güündeme geldi. Bundan da anlıyoruz ki bir saldırı olduğunda hemen bir örgütün adı telaffuz edilmemeli. Ortaya çıkan bilgiler gösteriyor ki belli bir merkezden belli eylemlerin yönlendirildiği bir gerçek. Bu kadarını söyleyeceğim. Gerisini mahkemeler bittiğinde konuşuruz.''
Hayatım boyunca onur duyacağım 3 şey var. 1) Vatansever, Atatürk'çü bir Müslüman olmak. 2) Mehmet Ali Aybar gibi bir bilim adamının öğrencisi olmak. 3) Doğu Perinçek gibi bir lidere sahip olmak.