Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı sıfatını taşıyan kişi, imzasız bir ihbar mektubuna dayanarak ve de Genelkurmay Başkanı’na açıkça çağrıda bulunarak, mektupta adı geçen kişilerin yargıya teslim edilmesini istiyor, isteyebiliyor…Diğer tarafta, orijinal olduğu iddia edilen belgedeki imzanın AlbayDursun Çiçek’e ait olduğunu“kabul edilebilir”bularak kararı mahkemeye bırakan(!), nasıl görevlendirildikleri bile bilinmeyen Adli Tıp“özel uzmanları”ortaya çıkıp,“işte şu kriterlere göre karar verdik”demiyor, diyemiyor…
Yanaşma medyanın tetikçileri ise“linç kampanyasını”tüm ahlak kurallarını yıkarak sürdürmekte sakınca görmüyor…Bir zamanların“keskin milliyetçisi”,şimdilerinFethullahyandaşı Prof. SıfatlıMümtaz’er Türköneiyice gözünü karartıp, Türk ordusunu“Yeniçerileri geçen bir fesat ocağına”benzetiyor ve ne yapılması gerektiğini şöyle anlatıyor:
-Cuntacıların temizlenmesi,Başbuğ’un istifası bile yetmez. Bu kurumsal yapıya son vermemiz lazım. Bizim Yeniçerileri ortadan kaldıran Nizam-ı Cedit ordusuna ihtiyacımız var.
Prof. Sıfatlı bilgi fakiri, Nizam-ı Cedit Ordusu’nu3. Selim’in kurmaya çalıştığını, ancak bu yüzden yeniçeriler tarafından tahttan indirildiğini, Yeniçeri Ocağı’nın ancak 1826’da ulemayı da yanına alan2. Mahmuttarafından adeta bir iç savaş sonucu ortadan kaldırıldığını bile bilmiyor!.. Zaten bu tip ve onun gibiler“bilmek”olgusuyla hiç ilgilenmiyor, bunların“görevi”başka!..
Ama olmuyor işte, bir türlü tutmuyor!. İlk günlerde koparılan fırtınanın ardından sorular sorulmaya, şüpheler yoğunlaşmaya başlayınca bu defa ne oluyor?.. İlk ihbar mektubunu posta yoluyla Ergenekon savcılarına ulaştıran“şerefli Türk subayı”bu kez elektronik posta yoluyla üç sayfalık bir ihbar mektubu daha gönderiyor!.. Yanaşmalar bu kez de içinde bol miktarda“darbe”, “fişleme”, “cunta”sözcüklerinin geçtiği bu“belge”yi köpürtmek için harekete geçiyor, ama nafile!..
-Mide bulandıran F tipi yalanlar pek fena sırıtıyor!..
Bir Yurtsevere Mektup (XXXIII)
Sevgili kardeşimBalbay, seninle sık sık“dünü bilmeden bugünü anlamanın”olanaksızlığını vurgulardık.. Bu mektubumda dünün ve bugünün yalanlarını, ahlaksızlıklarını işbirlikçi güruhun yüzüne olanca gücüyle çarpan üç Cumhuriyetçinin, üç büyük yurtseverin aynı günlerde çıkan kitaplarını anlatmak istiyorum sana…
SevgiliTurgut Özakman’ın, Türkiye Üçlemesi’nin son kitabının ilk cildi de çıktı:“Cumhuriyet-Türk Mucizesi”Dünü bütün çıplaklığı ile anlamak isteyenler için muhteşem bir kitap, su içer gibi okudum. Üstelik bugün yaşadıklarımıza da ışık tutuyor. O zamanın işbirlikçilerini okuyunca bugünkülerin ruh halini, hırslarını ve korkularını kolaylıkla anlayabiliyorsun!.. Turgut Hoca’nın ders niteliğindeki kitabının özeti nedir dersen, onun kaleminden şöyle:
- O altın kuşağın iki gücü vardı sadece: Akıl ve yurtseverlik. Bu iki güçle yola çıktılar. Mucizeler yarattılar.
SevgiliVural Savaş, her zamanki titizliği ve üretkenliğiyle bir kitaba daha imza attı:“Haşa Huzurdan Demokrasi Geldi”Malum davadaki akıl almaz hukuksuzluklardan soruşturmaların perde arkasına, Kürt açılımındaki“emir demiri keser”zavallılığına kadar tüm olayları belgeleriyle, büyüteç altına alarak anlatıyor. Bugün Türk halkının başına örülen çorapları anlamak, bilmek isteyenler için bulunmaz bir başucu kitabı diyebilirim…
Sevgiliİlhan Abi’nin“Ergenekon Mergenekon”kitabı ise sizin niçin orada olduğunuzu, başımıza hangi“çuvalın”geçirilmek istendiğini, İlhan Selçuk tadında anlatıyor…İlhan Abi“bu iş vodvile dönüştü, .. bu acıklı güldürünün soruşturması ise bir acımasızlık ve gaddarlık sürecine dönüştü”diyor. Vodvil, şarkılara da yer veren komedi türü, güldürünün en gayri ciddisi. Bana kalırsa vodvil yazarlarının tümü bir araya gelse böylesine bir“şaheseri”yaratamazlardı!.. Üç kitap da dünün ve bugünün yanaşmalarını iliklerine varıncaya dek sergiliyor!..
Seni ve tüm yurtseverleri, dışarıdaki milyonlar adına bir yurtseverin olanca gücü, direnci ve kararlılığı ile kucaklıyorum.
AKP Hükümetinin açılımlarına karşı yurttaşlar bugün de alanlardaydı. İzmir Gündoğdu Meydanı’nda yapılan "ihanet açılımlarına hayır millete birlik vatana bütünlük mitingi" on binlerce yurttaşımızın katılımıyla gerçekleşti
Slogan Ses Görüntü Alsancak limanında toplanan yurttaşların yürüyüşü Gündoğdu Meydanı’na kadar sürdü. Yurttaşlar yürüyüş boyunca Ne ABD Ne AB Tam Bağımsız Türkiye, Mehmetçiğin Katili Amerika sloganlarını attı.
Saat on dört te Gündoğdu Meydanı’nda toplanan on binlerce İzmirli Saygı duruşunun ardından İstiklal Marş’ını okudu.
Miting’de ilk sözü alan Cumhuriyet İçin Güçbirliği Platformu dönem sözcüsü Av. Erdoğan Özer AKP açılımlarına tepki göstererek ABD PKK’yı tavsiye etmek istemez dedi. SES AÇ İzmir barosu başkanı Av. Özdemir Sökmen ise şehit ailelerini selamlayarak başladığı konuşmada. Bu açılımlar güzel ülkemize etnik kökenlerimizi bölmekten başka bir işe yaramaz dedi.
Mitinge şehit ailelerinin katılımı da yoğundu. Üçüncü konuşmacı olan şehit babası Ahmet Aydın ise mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi. Aydının konuşması mitinge katılan şehit ailelerini duygulandırdı.
İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Suat Kaptaner ise Açılım görüşmelerinin 10 kasıma denk getirilmesinin tesadüf olmadığını vurguladı.
Mitinge Silivri’den seslenen İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ‘iki gün sonra 10 Kasım. Büyük önder Atatürk’ü anacağız aynı gün mecliste ihanet açılımı görüşülecek bu koşullarda bize düşen görev Hasan TAHSİN olmaktır’ dedi. Perinçek’in mesajı yurttaşlardan büyük alkış aldı.
RTÜK'ün "gizli" çalışmayla hazırladığı yasa taslağını Ulusal Kanal ele geçirdi. RTÜK'ün hazırladığı taslakta, yayıncı kuruluşların "Anayasa'da belirtilen Cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı yayın yapamazlar" kısmı çıkartıldı. Yeni yasayla, Üst Kurul, yayıncı kuruluşun yaptığı programlar ve haberler için "toplumu infiale sevk etti" diyerek yayınını geçici olarak durdurabilecek. Ayrıca yeni yasayla, Üst Kurul üyelerinin maaşlarında da artışlar olacak. Üyeler için Başbakanlık Müsteşarı için tespit edilen ek gösterge ve makam tazminatı ödenecek. Yani üyeler yasanın çıkmasıyla üst düzeyde bürokratlarla aynı maaş ve haklara sahip olacak.
RTÜK'ün "çok gizli" yasa taslağını Ulusal Kanal ele geçirdi. RTÜK kaynaklarına göre, yeni yasa medya sektörüne ağır darbeler vuracak. Yasa kabul edilirse, Üst Kurul üyelerine önemli haklar sağlanacak.
"Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olamaz"
"Üst Kurul Üyelerine seçildikten sonra Başbakanlık Müsteşarı için tespit edilen ek gösterge ve makam tazminatı ödenecek. Bu görevde geçirilen süreler idari mali ve hukuki yönden Müsteşarlık görevinden geçmiş sayılacak."
"Bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce Üst Kurul Üyeliğine seçilen ve halen görevde olanlardan Emekli Sandığı'nın dışındaki sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak prim ödeyen Üst Kurul üyeleri göreve başladıkları tarihi takip eden ay başından itibaren Emekli Sandığı ile ilişkilindirirler"
Hazırlanan taslak, yayıncı kuruluşlara da büyük darbe vuruyor. Yeni yasayla getirilen "kriz dönemlerinde yayınlar" başlığıyla getirilen madde de, "Toplumu infiale sevk edecek yayınların yapılması durumunda Üst Kurulca yayının geçici olarak durdurulmasına karar verilebilir" ifadeleri kullanılıyor. Ancak yayınlarda "İnfial yaratacak" içerikler belirlenmiyor. bunun takdiri de Üst Kurul'a bırakılıyor.
Ayrıca yasaya göre, yayıncı kuruluşların ceza aldığı ihlali bir yıl içerisinde üç kez tekrarlaması halinde, "bir aydan altı aya kadar gelir getirici yayın yasağı uygulanır. Hangi programların ve yayınların gelir getirici olduğunu Üst Kurul belirler" ifadeleri kullanılıyor. Yani RTÜK, yayıncı kuruluşları ayakta tutan reklamlar gelirlerine el koymuş oluyor.
Ergenekon tertibi kapsamında Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ve Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya gözaltına alındılar. Sabah saat 7'de göz altına alınan Yıldırım ve Akkaya, Terörle Mücadele Şubesine götürüldü.
Aydınlık dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ve Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya İstanbul Terörle Mücadele Şubesi ekipleri tarafından gözaltına alındı.
Sabah saat 07.00'da evlerindeyken gözaltına alınan Yıldırım ve Akkaya İstanbul Vatan Caddesinde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine götürüldüler.
Avukatlarının Emniyet Müdürlüğüne gelmesinin ardından saat 11.00 sularında Deniz Yıldırım ve Ufuk Akkaya'nın ifadelerinin alınmasına başlandı.
Terörle Mücadele Şubesinde yapılan ifade verme işlemine akşam saatlerine kadar devam edildi.
19 Ekim tarihinde Deniz Yıldırım ve Ufuk Akkaya'nın evlerine ve işyerlerine baskın düzenlenerek arama yapılmıştı.
İktidar “Kürt” ya da “demokratik” açılımını, Türkiye’yi terör belasından kurtarmak için yaptığını açıklamıştı. Beklentiler, Türk ve Kürdün arasına düşmanlık sokan ve barışı bozan terör örgütü bu açılım sonrasında silah bırakarak dağdan ineceği yolundaydı. Söylendiğine göre açılım sürecinde terör örgütü mensuplarından daha çok suç işlememiş olanlar Türkiye’ye, bir kısmı Avrupa ülkelerine, kalan kısmı da Barzani bölgesinde kalacaktı. Nitekim dörtte biri Kandil’den, kalan kısmı da Mahmur Kampından olmak üzere otuz küsur terör örgütü mensubu Habur’dan Türkiye’ye gelmişti. Habur’dan ülkeye girenler, kendilerine “barış elçisi!” adını verdiler. “Pişman değiliz!” diyerek, pişmanlık yasasından yararlanmak da istemediklerini açıkladılar. Terörist kıyafetleri içinde “terör müfrezesi” olarak sınırdan girdiler. Açıkça “PKK örgütü mensubuyuz”, “Öcalan’ın talimatıyla geldik” dediler. DTP ise kan dökmek için dağa çıkmış olan eli silahlı “terör müfrezesini” binlerce kişiyle kahramanlar (!) gibi karşıladı. Bu arada devlet yetkililerinin tutumu, başta şehit ve gazi yakınları olmak üzere kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. Bunun üzerine iktidar, Avrupa’dan Türkiye’ye gelmeyi planlayan terörist gurubun gelişini erteledi. Başbakan Erdoğan’ın açılımla ilgili olarak “sil baştan yaparız” tehditleri sonrasında Dışişleri Bakanı Irak’a gitti. Türkiye’nin Erbil’de Başkonsolosluk açacağı duyuruldu. Barzani, PKK’ya çağrıda bulunarak “süreci sabote etmemesi” gerektiğini söyledi. Böylece Türkiyeli yetkililerin Irak, ABD ve Erbil ile kurdukları tavizkar ilişkilerin, sonuçta PKK’nın dağdan inmesine katkı sağlayacağını düşündüklerini ortaya çıkarmış oldu.
Teröristler Öcalan’sız nasıl iner! Elbette taraflarla kurulan ilişkiler teröristleri Kandil’de bloke etmeye katkı sağlayacaktır. Ancak bunun teröristlerin dağdan indirilmesine yeteceğini düşünmek hiç doğru değildir. Unutmamak gerekir ki, AKP iktidarı, PKK’yı dağdan indirmek için onun orada tutunmasına katkı veren ABD, Irak ve Kuzey Irak Kürt Yönetimiyle görüşüyor. Her üç taraf da şartlarının Türkiye’deki iktidar tarafından kabul edilmesine rağmen bu konuda söz vermekten başka yaptıkları bir şey yoktur. İktidar, Türkiye’deki tepkiler yüzünden “Öcalan muhatap alınmayacak, alınmıyor” diyor. Dağdaki eli silahlı eşkıya ise “biz Öcalan’a bağlıyız o ne derse onu yaparız” mesajı veriyor. DTP de “çözüm” için Öcalan’ı işaret ediyor. O halde iktidar yetkilileri, eğer kendileri de biliyorlarsa Öcalan’sız Kandil’deki teröristleri dağdan nasıl indireceklerini kamuoyuna açıklamak zorundadır. Çok açıktır ki, “demokratik açılım” adı altında yapılan tartışma ve uygulamaların ortaya çıkardığı fiili tek gerçek vardır: O da terör örgütünün İmralı’daki başının Kandil’deki örgütünü, oradan yönettiğidir. Öcalan, açıkça hiçbir taviz vermeden, aşağıdan da almadan devlete dayatmada bulunuyor. Devletle adeta kedinin fareyle oynaması gibi oynamaya devam ediyor. Devlet yetkilileri de buna bile bile izin veriyor. Yaşanan süreç açılımla dağdan teröristleri indirme arasındaki bağlantıyı fiilen bitirmiştir. Kimse kimseyi kandırmasın, iktidar “Demokratik” değil Öcalan açılımı yapmadığı sürece teröristleri dağdan indirmesi mümkün değildir.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, bütün ürünlerin Genetiği Değiştirilmiş Organizma olmadığını belirterek, “Türkiye’de üretilen ürünlerin hiç birisinde GDO bulunmamaktadır. Halkımız meyve ve sebzeleri rahatlıkla tüketebilir” dedi. Acaba öyle mi? Şemsi Bayraktar, kamuoyuna Türkiye’de tarımda kullanılan ithal tohumların genetiği değiştirilmiş olup olmadığı konusunda neden bilgi vermiyor? Tohumların yüzde 98’inin ithal ve hibrit yani tohum vermeyen tohum olduğu iddiaları televizyonlarda seslendirildi. Bu konuda TZOB’un bir araştırması var mıdır? Varsa, sonuçlarını neden Türk halkı ile paylaşmıyorlar? Ziraat Odaları Başkanı, Türk kamuoyuna bu konuda bilgi vermek sorumluluğunda değil midir? Bayraktar; çıkarılan yönetmeliğin, GDO’lu üretim izninin önünü açmak için bir basamak olarak kullanılmaması gerektiğini söylüyor ve önce GDO’lu ürünlerin ithalatının başlaması, arkasından da çıkacak olan kanunla üretiminin yapılmasından korktuklarını da bildirdi. Evet, tezgâh budur zaten!
* * *
Peki GDO yönetmeliğinin çıkarılması ile şeker fabrikalarının özelleştirilmesi arasında bir bağlantı yok mu? TZOB Başkanı, şeker pancarı üreticisini korumak için niçin bir kampanya başlatmıyor? Bakın Prof. Dr. Tayfun Özkaya, odatv.com’da ne yazıyor: “Bir taraftan şeker fabrikaları özelleştiriliyor, diğer yandan Tarım Bakanlığı bir yönetmelikle GDO’lu ürünlerin ithalatına kapıyı ardına kadar açıyor. Biliyorsunuz artık mısırdan şeker üretilebiliyor. Amerikan şirketleri bunun için Türkiye’ye yerleşti. Mısırın çoğu Amerika’dan ithal ediliyor ve bunlar GDO’lu. Mısır’dan şeker üretmek için, daha doğrusu mısır nişastasını şekere (früktoz şekeri) dönüştürmek için biyoteknoloji ürünü, yani GDO’lu enzimler kullanılmakta. Bunun için dünyada yılda 200 milyon dolarlık enzim satılmakta. Bu nişasta bazlı şekere ’Yüksek Oranlı Früktoz Mısır Şurubu’ denmekte. Kısaltması HFCS. Amerikan şirketleri bu ürün için ayrılan kotayı yükseltmek, mümkünse kotayı kaldırmak istiyor. Bunun için engel nedir? Engel Türkiye’de şeker pancarına dayalı şeker üretimidir. Mısır şurubu Amerikan şirketlerine çok kâr bırakıyor. Onun için şeker fabrikalarının özelleşmesi gerekli. Bunları kendileri alarak kontrol etmeseler bile bu özelleşme sonunda şeker fabrikalarının çoğunun kapanacağı düşünülüyor. Üretim açığı, tabii ki mısır şurubu ile kapatılacak. Türkiye, mısır ithali için parayı nereden bulacak? Kapanacak olan (çoğu geri kalmış yörelerimizdeki) şeker fabrikalarındaki işçiler işsiz kalınca nerede iş bulacak? Pancar üretemeyecek olan çiftçiler nasıl geçinecek? Bunlardan onlara ne? Küreselleşme zaten bu demek değil mi?
* * *
Bu arada hem enzimi, hem de mısırı GDO’lu olacak olan bu şeker insan sağlığına zararlı. Ayrıca bu mısırdan üretilen şeker fruktoz olduğu için GDO’suz mısırdan üretilse bile şeker pancarı şekerine göre çok daha zararlı olacak. Çünkü vücutta hızlıca yağa dönüştürülüyor. ABD’de kullanılan şekerin yarısı bu mısır şurubudur. Amerikalılar, kola, pasta vb. birçok üründen kişi başına yılda 70 kilo şeker almaktadır. Bu yüzden ABD’de bazı eyaletlerde halkın yarısından çoğu obez oldu. Obez şişman değildir. Aşırı şişmandır.” Demek ki, GDO’ya izin vermek Türk halkının sağlığı ile oynamaktadır, millete ihanettir ve Yüce Divanlık bir suçtur!
Önce bu fotoğraf..! İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband, “çok enerjik” bulduğu bizim Bakan Ahmet Davutoğlu ile sarmaş dolaş... İngiliz Türkiye’ye geldi.. Kürt açılımı, Kıbrıs politikaları ve Ermeni açılımı nedeniyle desteklediğini söylediği Başbakan’ı da ziyaret etti..
Miliband, Başbakan’ı, Davutoğlu’nu ve AB Bakanı Bağış’ı çok takdir ediyormuş... “Başbakan Erdoğan’ın hükümetinin Kürt açılımıyla ilgili attığı adımlar çok cesur adımlar, doğru adımlar, akılcı olarak atılmış adımlar. Ve bence desteği hak ediyor” diyor.. Davutoğlu ile sarmaş dolaş olması samimi yani!.. Şimdi şöyle bir kendimizi zorlayarak bu İngiliz Dışişleri Bakanı başka kimlerle samimidir, bizi ilgilendirecek kadar ona bakalım.. Sıra ikinci fotoğrafta...
Bu fotoya bakınız, bir ziyafet sofrasında üç kişi.. Ortadaki işte bu bay David Miliband.. İngiliz Dışişleri Bakanı... Yanındakiler ise... Birinin adı Mustafa Topkaya, ötekinin adı İbrahim Doğuş.. Bu ikili PKK eşkıya çetesinin İngiltere’deki işlerini gören liderlerdir.. İşleri de haraçtan uyuşturucu ticaretine kadar bir dizi zincir oluşturuyor...! İngiliz polisindeki kayıtlar ilginç beyanlar yansıtıyor.. İngiltere Dışişleri Bakanı işte bu mafyatik PKK’lıların masasından kalkarak geldi bizim Bakan’ın boynuna sarıldı.
PKK’lı İngiliz Bakan muhabbeti!.. O sofrada Bakan Miliband, PKK’lı dostlarına şöyle diyor; “Kürtlerin talepleri çok haklı, Türkiye bunları kabule hazır... Bu açılım Kürt halkının temel haklarına kavuşması konusunda önemli bir gündem yarattı.. Türkiye’yi teşvik edeceğim.. Kürtlerin hak ve özgürlüklerine kavuşması çok önemlidir.. Sınırlar değişmeden demokrasi gelişmelidir... Önemli olan çatışmalar son bulsun..” Bu muhabbet Eylül ayı içerisinde yapılıyor... İngiliz’in sözlerine bakarsanız, Apo’nun söyledikleriyle de örtüştüğünü görürsünüz..! Bakan Miliband, PKK’lılara “Ben arkanızdayım!” mesajı verdikten sonra Türkiye’ye geliyor ve aynı minvalde bizim değerli büyüklerimizle halvet oluyor.. Şimdi şu noktaya bakalım.. Bu İngiliz Bakan, İngiltere’de PKK’lılarla, saklı gizli mi buluştu.. Hayır.. Birliktelikleri fotoğraflarla gazetelerde yer aldı.. Bizim devletin İngiltere’de elçiliği var, bu buluşma Dışişleri üzerinden de mutlaka Ankara’ya yansımıştır.. Miliband’a “Napıyorsun Sir?!” diye neden sorulamamıştır acaba!? Valla ben garip kulunuz, elimdeki az imkanla pek fazla bir durum ispat edemem ama; gözümün içerisine girenle, bu açılım meselelerinin ABD-AB dayatmaları olduğunun inancı içerisindeyim... Türk ulusal kimliğinin aleyhine dikte ettirilen, dayatılan açılımlardır bunlar.. Miliband, PKK’lılarla görüşürken, orada bir İngiliz Bakan daha var... Ulaştırma Bakanı Sadık Han.. Müslüman göçmenlerden devşirme bir İngiliz.. O da topa giriyor ve “Kürtlerin acılarını biliyorum..!” tonunda beyanla İngiliz Bakanlar, PKK mafyası muhabbetini tadlandırıyor..
Sessizliğin sebebi varmış!.. Bendeniz bu muhabbeti, İngiliz Dışişleri Bakanı ile PKK mafyasının halvet oluşunu yazmış ve “Bakalım bizim Dışişleri nasıl tepki gösterecek” diye sormuştum; çıt çıkmayacağını bile bile... Şu sarmaş dolaş iki bakanın hali, çok ifadesi olan yansımadır... Aksi olmaz zaten, Orta Doğu enerji alanları yeniden düzenlenecek de İngiliz seyredecek, düşünülemez.. Ortaya çıkan, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine gelişmelerdeki İngiliz parmağıdır...
İsrail’in niye Trabzon’da olduğu sorusunun cevabını en iyi şekilde Prof. Dr. Barbaros Çetin’in, “İsrail, tohum alanında dünyanın en büyük araştırma merkezlerine sahip. Türk seracılar da tohumda İsrail’e bağımlı. BM raporlarının da gösterdiği gibi dünyanın en önemli gen kaynakları az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde bulunuyor. Bu gen kaynaklarını ıslah edip tekrar bu ülkelere satanlar da zengin ve gelişmiş ülkeler” tespitinde bulunabiliriz. Başta Trabzon olmak üzere Rize’sinden Gümüşhane’sine, Giresun’undan Artvin’ine kadar bütün Karadeniz halkı biliyor ki İsrailli biyologlar turist kisvesi altında bölgeyi geziyor, hayvan ve bitki casusluğu yapıyor, bunlar bir iddia değil, vakıa. Çünkü yüzlerce casus biyolog bölgede suçüstü yakalanmış, mahkemeye verilmiş, bunların ekseriyetinin de İsrailliler olduğu görülmüştür. İsrail’in Karadeniz’e olan ilgisi ve son gülerde Ankara Büyükelçisi Gaby Levy’nin tepkilere rağmen bölgede tur atması, üniversitelerde konuşması, konuşturulması İsrailli biyologların turist kisvesi altında hayvan ve bitki casusluğu yapmalarına zemin hazırlamakla sınırlı mıdır? Başımızı avuçlarımızın arasına alıp, “İsrail’den her Çarşamba Trabzon’a niye içi yolcu dolu uçak kalkıyor?” sorusunun cevabını arayalım. Öyle ya İstanbul’a, Ankara’ya, tatil için Antalya’ya İsrail’den uçak kalkmasına bir anlam verebiliriz de, Trabzon’a olan bu ilgiye ne demeli? Çünkü İsrail başka genlerin de peşinde, dünkü yazımızda bunun ipucunu vermiştik. Evet, İsrail Tevrat’ın vaat ettiği ve kurulmasının yakın olduğuna inandığı dünya devletinin oluşması için nüfusunu da çoğaltmamın peşindedir, Karadeniz’de bulunmasının çok önemli sebeplerinden biri de, işte budur. Karadenizli gençlere bu sebeple burs vermekte, onları İsrail’e bunun için taşımaktadır. Derdi Hazar Yahudilerinin bölgede kalanları ile kontak kurabilmektir. Bilindiği gibi Hazar Türklerinin bir kısmı güneyden yüklenen Müslümanların ve Batıdan abanan Hıristiyanların (Bizans) etkisinden kurtularak milli kimliklerini koruyabilmek için o Musevi dinine girmiştir. Zaman içerisinde Hıristiyan ve Musevi olanlar milli kimliklerini kaybetmiş Müslüman olanlar ise Türk olarak kalmıştır. İsrail Karadeniz’de kendi dinini benimsemiş Türkleri aramaktadır. Bu konuda kendilerine İsrail Yüce Konseyi’ne bağlı Türkiyeli masonlar da el vermektedirler. Meselenin özeti budur. Başta Trabzon olmak üzere bölge halkının tepkisi de bu gerçeklerin farkına varmış olmasındandır. Üzülerek ifade edelim ki, İsrailli yetkililer bu suçüstü halleri dolayısıyla özür dileyecekleri yerde haddi aşmışlar, “Protestolar ve düşmanca tepkiler bizi korkutmuyor. Bunu yapanların amacı, İsrail’in yerel halka mesajını iletmesini engellemek idi, bu hareketlerin bizi durdurmasına izin vermeyiz” demişlerdir. Bu sözlerle İsrail Türk halkını tehdit etmiştir. Basın ve Türkiye’yi yönetenler de bu tehdide boyun eğmiş görünmektedir. Düşünün, İran’ın Ankara Büyükelçisi Türkiye’yi gezse, tepki görse, İranlı yetkililer de Türkiye’yi bu üslupla tehdit etse, Türkiye’de neler olurdu? “Yerel halk seni istemiyor” beyefendi, senin “Yerel halk” dediğin, Yahudi dinini seçmiş Türklerden kalanlar ise, sizin onları sevmediğinizi de biliyoruz. Yarın Türkiye’dekiler için de aynısını yapmayacak mısınız? Bugün onları arayışınız, Arzı Mev’udu gerçekleştirmek ve Tevrat’ın vaat ettiği devleti oluşturmak için maşa olarak kullanma hevesinizden kaynaklanmıyor mu?
Amerikan Deniz Kuvvetleri tarafından finansa edilen deney, Psikolog Philip Zimbardo kontrolünde, Stanford Üniversitesi’nde gerçekleşir. Denekler erkek üniversite öğrencileri olup, gazete ilanıyla seçilirler. Deneye katılacak olanlar, gardiyan ve tutuklu olarak ikiye ayrıldıktan sonra, teçhizatlarıyla birlikte üniversitenin bodrum katına yerleştirilirler, kendi hallerine bırakılırlar ve zaman ilerledikçe rollerini benimsemeye başlarlar. Kötücül eğilimler açığa çıkar. Şartlara şartlanırlar. Zira olumsuz şartlar, olumsuz eğilimleri tetikler: Olumsuzluk normalleştiğinde ise, herkes kendisine verilen rolü oynamaya başlar. Deney benzetimdir; hapishane gerçekmişçesine tasarlanmıştır. Bu arada, deneye gerçekçilik katması amacıyla, deneyin yapılacağı gün, polis tarafından denek mahkûmlar evlerinden alınırlar. Güya suçları silahlı soygundur. Komşularının gözü önünde tutuklanırlar. Hapishaneye götürülürler: Denek mahkûmların adları yoktur artık, numaralarıyla hitap edilir her birine. Gardiyanlar ise vardiya usulü çalıştırılır, işleri bittiğinde evlerine dönerler: Güçlü onlardır ve düzeni onlar sağlayacaktır... Deneklere, deneyin ayrıntıları anlatılmamıştır; deney öncesinde herhangi bir eğitimden geçmemişlerdir. Deney esnasında gözlemlenecek şey, deneklerin, ortamdaki şartlardan etkilenip etkilenmeyeceğidir... Bu deneyi ile Zimbarto, çevresel faktörlerin insan davranışını ne denli etkilediğini ispatlamıştır. Deney esnasında mahkûm rolüne bürünmüş denekler, gardiyan denekler tarafından çeşitli işkencelere maruz kalırlar. Deney çığırından çıkmıştır artık: Gardiyanlar günden güne acımasızlaşırlar... Demek ki anında, roller arası dayanışma gerçekleşir. Otoriteye itaat edilir. Oysa ki her biri deneyden önce, sıradan bir öğrencidir. Fakat gardiyan rolünü benimsediklerinden dolayı, tanınmazlaşırlar. Gayet profesyonelce gerçekleştirilir her şey! Meselâ, esaret altında olduklarını hissetsinler diye, mahkûmların ayaklarına zincir bağlanır: Sebebi ise, mahkûm olduklarını hatırlamalarıdır! Bu şekilde uyumaya çalışan mahkûmlar, yataklarında döndükçe, her defasında diğer ayaklarına çarpan zincirin acısıyla uyanırlar. Ve Zimbarto, bu duruma dair, şöyle der: “Rüyalarında bile bu hapishaneden kaçmalarına imkân yoktu.” Bu deney esnasında Zimbarto’nun kendisini hapishane müdürü zannetmesi ise, yalnızca 6 gün süren deneyin etkileyiciliğini açıklayıcıdır. Birkaç hafta sürmesi düşünülen deney, deneklerin zıvanadan çıkmasıyla durdurulur. Deneye katıldıkları için maaş alan denek mahkûmlar, alacakları maaşa rağmen, erken kurtulmanın sevincini yaşarlar. Fakat deneye maaşsız katılan gardiyanlar ise deneyin devam etmesini isterler: Çünkü edindikleri görev zevkli hale gelmiştir! Ve bu deney, insan haklarına uygun olmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Deney esnasında, hapishanede açlık grevi başlar, kaçış planları yapılır... Stanford Üniversitesi çığlıklarla inler.
* * *
1960 yılında, Nazi yönetimi sonrasında, bu deneye benzer bir deney, Yale Üniversitesi’nden Psikolog Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu deneyde ise, elektrikli işkence yöntemi kullanılmıştır. Elektrik verenler ve verilenler olarak, denekler iki gruba ayrılır: Sonuç beklenenin ötesinde çıkmıştır! Çünkü bu deney esnasında da şiddet kaçınılmazlaşmıştır. Deneyin sonucu, Milgram haricinde herkesi şaşırtmıştır: Elektrikli işkence deneyini sonuna kadar götürenlerin oranı, yüzde 1 beklenirken, yüzde 65 çıkar!
Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Bekir Berat Özipek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda demiş ki: “Turgut Özal bugün görevde olsaydı, ’AKP ve Fethullah Gülen’i bitirme planı’karşısında, Genelkurmay Başkanı’ndan gereğini yapmasını beklemez, onu derhal görevden alırdı... Özal, belki de bir basın toplantısı düzenler ’Şunları şunları görevden alıyoruz, yerlerine şunları atıyoruz’derdi. Belki Genelkurmay Başkanı görevden alındığını televizyondan öğrenirdi.” “Hocanın” kerametinin, nereden menkul olduğunu tahmin ediyorum... Konuştuğu toplantı, Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın (acaba kimin Vakfı?) 40. kuruluş yıl dönümü nedeniyle düzenlenen toplantı! Hoca açıkça, Başbakan Erdoğan’ı vazifeye davet ediyor, yapmazsa, yasal görevini ihmal edeceğini ima ediyor!... Zaten son günlerde bu “vazifeyi” ima edenler çok! Özipek Hocanın konuşması “kapalı devre” hazirundan çok alkış toplamış ama orada hazır bulunun Başbakan, bu sözler üzerine susmuş: “malum, sükût ikrardan, kabulden” gelir! Bizler, şu sırada “Atatürk yaşasaydı ne yapardı?” diye düşünüyoruz... Özipek Hocalar taifesinin ise merakları, “Özal ne yapardı?” El cevap: “Belki belirtmeye gerek yok. Hiç kuşkusuz demokratik sürece destek verirdi. Ne, süreci provoke etmek isteyen ulusalcılara teslim olurdu, ne de DTP’lilerin hatalarına. İspanya’nın BASK sorununu minimize eden demokratikleşme sürecini yöneten siyasetçiler gibi davranırdı! ” Hoca beni konuşmaya zorladığı için, rahmetli Özal’a kişisel sevgime saygıma rağmen, birebir bildiğim bir gerçeği söylemeliyim; “Özal T.C.’nin Kürt-Türk Federasyonu kurulmasını isterdi”; bunu bana Orta Doğu haritası önünde söylemişti!
Özal’ın büyük hatası Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Özal’ın en büyük hatasının, kendisine karşı yapılan suikast teşebbüsünü araştırmaması olduğunu söylüyor. Der ki: “Araştırılsaydı derin canavara (“Ergenekon” diye okuyun) karşı daha avantajlı olabilirdik.” Bakın, gönüllerde ne aslanlar yatıyor ve kuyrukları nasıl biri birlerine değiyor! Türk ordusuna ve Komutanlarına karşı ne kadar hınçla dolular. Ve “Atatürk olsaydı, ne yapardı?” diye düşünmek bile gönüllerinden, içlerinden gelmiyor. Belki onların ne yapacağını biliyorlar! Ve “hocaları ne yapardı, ne yapacak?” diye ahkam kesiyorlar! Bir yerde, şeklen doğru söylüyorlar; Başbakan, eğer Genelkurmay Başkanının suç işlediğine kâni ise ve elinde, uydurma da olsa belgeler varsa, yasalara göre onu görevden alabilir, hatta tutuklatır ve diğer Komutanlarla birlikte, Silivri’ye de gönderebilirdi! Onu tahrik edenler ateşle oynuyorlar!... 27 Mayıs’ta rahmetli Adnan Menderes’i darağacına, böylesine müfrit akıl hocaları götürmüşlerdi!.. Bu “darbenin” mağdurlarından biri olarak söylemeliyim; Darbe olmasaydı iç savaş çıkardı... Bimem anlatabiliyor muyum?
Darfur celladı Sudan’da Darfur katliamının faili Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir İstanbul’a geliyor.. Hakkında, Uluslararası Ceza Mahkemesinin tutuklama kararı bulunan El Beşir’in Türkiye’de karşılanmasını, AB ve ABD protesto ediyorlar... Fakat AB ve ABD, yediğimiz kokoreçten, donumuzdan, Güneydoğumuza kadar, her şeyimize karışırken, boyun büken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dikleniyor... “Karar bizim.. El ne karışır” diyor.. Bu katili, kırmızı halılar üzerinde karşılayacak..
Hayatım boyunca onur duyacağım 3 şey var. 1) Vatansever, Atatürk'çü bir Müslüman olmak. 2) Mehmet Ali Aybar gibi bir bilim adamının öğrencisi olmak. 3) Doğu Perinçek gibi bir lidere sahip olmak.